Anneler Günü (mü)?

Bir çok ülkede her yıl mayısın ikinci pazarı anneler günü olarak kutlanır. Sanki kentin kurtuluş günüymüş  gibi anneliğin önemi üzerine konuşmalar, kutlamalar, hediyeler hepsi bir güne sığdırılmaya çalışılır. Sonra herkes normal yaşamına kaldığı yerden devam eder.

Bu arada kapitalist sistem;  annelik gibi çok önemli bir  değeri hemen kazanca çevirme fırsatını kaçırmaz. Son zamanlardaki reklamlar herkesin annesini hatırlamasını ama bunun mutlaka maddi bir şekilde gösterilmesine yöneliktir. Yaratıcılıkta sınır yoktur. Bu reklamları izlerken içimden şimdi bir firmada şöyle dese “ Anneler Gününe özel; 4 yaz lastiği alın üç ödeyin” nasıl olur diye geçirmedim desem yalan olur.

Anneler Gününde anneyi aramak, ziyaret etmek çok önemlidir. Hatta bunu dini bayramlara yapmak daha da önemlisi her fırsatta ziyaret çok önemlidir. Eminim tüm anneler bu durumdan çok mutlu olacaktır. Ancak annesini ziyaret eden bir kişi görev gereği mi yoksa gerçekten isteyerek mi bu ziyareti gerçekleştiriyordur? Kişinin vicdanına kalmış bir durumdur.

Benim amacım anne ziyaretinin sanki anneye bir iyilikmiş gibi sunulmasının yanlışlığını vurgulamaktır. Hepimiz bir kadının rahminde 9 ay bekledik ve belli bir olgunluğa erişince  doğum denilen mucize sonucu dünyaya geldik. Gözle görülmeyecek bir noktadan bebek olarak doğuncaya kadar geçen sürede her şeyimizi anneden aldık. Aslında annenin var etmiş olduğu bedenimiz ona ait. İnsan onu doğuran kadının bir parçasıdır. Yani aslında hepimiz annemiziz, annemiz bizdir. Annemizi her aradığımızda, ziyaret ettiğimizde,  aslında kendimizi ziyaret etmiş olmaktayız. Ona her sarıldığımızda aslında kendimize sarılmış oluyoruz. Annesini seven herkes kendisini de sevmektedir.

Kısacası insan annesine bağlı olmalıdır. Bağımlı olduğunda sorun var demektir. Hiç bağlı değilse daha da büyük sorun var demektir. Bu annenin değil öncelikle kişinin kendi sorunu olduğu anlamına gelmektedir. Bugün ve her zaman annenize dolayısıyla kendinize ziyaret etmeyi unutmayınız.

Annemin ve tüm annelerin gününü kutluyorum.

Çocuğunuz ve Siz Okula Hazır mısınız?

Haziran ayında, çağ nüfusundaki çocukların bölgelerindeki ilkokullara otomatik olarak kayıtları yapılmaktadır. Bu dönemde anne-babaları bir telaş alır. Önce okul seçimi başlar. Acaba çocuğumu hangi okula versem, en yakındaki okul mu yoksa herkesin gitmek istediği özel okulları aratmayan devlet okulu mu?  Bunun için ya o semtten bir adres bulmalı yada işyeri yakın olmalı, okul idarecilerinin de kabul etmesi gibi çeşitli engeller ortaya çıkar. Özel okula yollayacaksanız okulun yıllık ücretini ödemeniz gerektiğini bilirsiniz. Buraya kadar saydıklarım daha çok anne-babanın öncelikli kaygılarıdır. Çocuk okula başlarken yaşanan önemli bir sorunda çocuğun okula başlama olgunluğunda olup olup olmadığıdır.

Son yıllarda  çok fazla gündeme gelen çocuğun okula başlama yaşı konusunda; Milli Eğitim Bakanlığınca önce 60 ay olmasına  karar verilmiş  daha sonra veli isteği yada doktor raporu alma gibi seçenekler ile bu karar esnetilmiş 72 ay sonrası için okula başlama zorunlu hale getirilmiştir.

Çocuğun okula hazır olup olmadığı nasıl anlaşılır?  Bunun için anne-babanın göz önünde
bulundurması gereken bazı kıstaslar vardır. Bu ölçütler fiziksel, sosyal, duygusal, zihinsel, ve dil gelişimi ile ilgilidir. Örneğin çocuğun fiziksel özelliklerini ele alırken kronolojik yaşını, boy ve ağırlığını, cinsiyetini, görsel, işitsel, hareket algısı ve diğer bedensel işlevler göz önünde bulundurulmalıdır.

Sosyal algı dediğimizde diğer insanlarla başarılı bir ilişki kurması anlaşılır. Zihinsel gelişim dediğimizde günlük yaşantılardan bilgi ve anlayış kazanma, dil gelişiminde ise başkaları ile rahatça iletişim

Çocuğun okula başlaması konusunda anasınıfı öğretmeninden görüş alınabilir. Bu konuda tereddüt yaşandığında çocuğa olgunluk ölçeği uygulanması karar vermeyi kolaylaştırabilir.

Anne-Babalara;

Sınıf öğretmenlerine “ Çocuğun okula başlaması konusunda anne-babalara önerileriniz nelerdir” diye sorduğumda gelen cevaplar özetle şu şekildedir.

Anasınıfı velisi çocuğunu iyi gözlemeli ve tanımalıdır. Çocuğun farklı bir ortama girdiğinde gösterdiği tepkileri ciddiye almalıdır. Çocuğuna küçük sorumluluklar vermeli ve hayatın içinden örneklerle desteklemelidir. Örneğin 5 zeytinin 3’ünü yedin geriye kaç kaldı? gibi. Anne-baba çocuğunu sevdiğini ve önemsediğini hissettirmeli ayrıca büyük aileden uzaklaştırmamalıdır.66 ayın altında olanlar kayıt olmamalı, 67-72 arasında olan çocukların ruhsal ve bedensel gelişimi gözlenmeli, 70-72 olanların sağlık sorunu yoksa eğitimde başarıyı yakalayabilirler.

Anasınıfı öğrencilerinin mutlu ve huzurlu olması başarıyı artırır. Bu dönemde veli ve öğretmen ilgisi hat safhadadır. Öğrenciyi düşünmeye sevk edecek oyunlar oynatılmalıdır. Etkinliklerin  müzik eşliğinde olması olumlu etki yapar.El kaslarını geliştirici çalışmalar yapmaları ve öğretmen ile anne-babanın aynı kişi olmadığının anlatılması uygun olur.

Anasınıfı velilerine şiddet konusunda eğitim verilmeli çünkü çocuklar sorunlarını şiddet yoluyla çözmeye çalışmaktadırlar. Veliler evde koydukları kuralların bozulmasına izin vermemelidir çünkü bu davranış biçimi sınıfta sorun olmaktadır.

Arkadaşlarıyla paylaşmayı, kurallara uymayı öğrenmesi, el becerilerini geliştirici çalışmaları yapması ancak bunların birinci sınıfa hazırlık niteliğinde olması gerekir.

Oyun, çocuğun hayatında çok önemlidir. Top oynamak, koşmak, zıplamak, tırmanmak kaslarını geliştirir. Çocuk oyunla gelişir. Çocuğu birey olarak görüp konuşulduğunda çocuğun sözcük dağarcığı zengin olacaktır.

Okul ve sınıf  kuralları verilmelidir. Yemek yeme, temizlik, tuvalet kullanımı, sırasını toplama, eşyalara zarar vermemesi gerektiği ve arkadaşlarıyla iyi geçinme kuralları öğretilmelidir. “Bana ne, sana ne?

Yerine biz kavramı verilmelidir.

Süleyman DEMİREL’ in ardından

Türk siyaset tarihinde adı asla unutulmayacak önemli bir Politikacı ve devlet adamıdır. 1960 yılından sonra politika sahnesinin en önemli aktörlerinden biridir. Olaylar karşısında pratik zekası ve mizah anlayışını birleştirerek söylediği sözlerin daha uzun süre gündemde kalacağı açıktır. Birkaç sözünü hatırlamak konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.

“Dün dündür, bugün bugündür.”

“Gaz vaadı da biz mi içtik.”

“Ecevit’ in elini sıkmışım, ya neresini sıkacaktım.”

“Hora bir balıkçı teknesi değildir.”

GAP’ı gaptırmam ve benzeri

Süleyman DEMİREL bana göre bugünkü siyasetçilerimizde pek az görülen bir özelliğe sahipti. Mizah anlayışı ve hoşgörüsü genişti. Olayları değerlendirirken geçmişi bugünü ve geleceği aynı anda değerlendirebilen bir yapıya sahipti. DSİ Genel Müdür’ü iken Antalya civarında kuruttuğu bir gölün Cumhurbaşkanlığı zamanında ekolojik dengenin oluşturulması amacıyla tekrar göle dönüştürülmesi ile ilgili bir soruya hiç gocunmadan“ O gün o doğruydu, bu gün bu doğru diyerek” cevap vermişti. Yakın zamanda konuşmacı olarak katıldığım bir konferansta yaşlılık üzerine yapmış olduğum konuşmanın içinde “ İleri yaşta olmak illaki yaşlı olmak demek değildir, bana göre Süleyman DEMİREL hala gençtir “ dediğimde ileri yaştaki birçok kişinin hoşuna gittiğini gözledim. DEMİREL’ in mizah anlayışı ve gerçekçiliğini yıllar önce okuduğum bir anısıyla bitirmek isterim.

1979 yılında Çanakkale Müze bekçisi Başbakan Süleyman DEMİREL için “ Bu herifin bir yerine bir gün bir kazık girecek, ondan sonra gününü görecek” tarzı hakaret ve küfür içeren bir konuşma yapar. Bu kişi şikâyet edilir ve hakkında devlet büyüklerine hakaretten dava açılır. Dava devam ederken 12 Eylül 1980 Askeri darbesi olur ve DEMİREL Başbakanlıktan indirilerek sürgüne gönderilir. Darbenin üzerinden iki yıla yakın bir zaman geçmiştir. DEMİREL’ e adliyeden bir tebligat gelir. Çanakkale Müzesi bekçisi başbakana hakaretten hapis cezası almıştır. Bu cezanın uygulanması için DEMİREL’ in onayı gerekmektedir. Demirel cezayı onaylamaz. Çevresindekiler; adam size ciddi hakarette bulunmuş niçin onaylamadınız dediklerinde, Demirel “Nasıl onaylıyayım? Baksanıza adam haklı çıktı.” Diye cevap verir.

Her zaman siyasette ve yaşamın her alanında hoşgörüye, mizaha ihtiyacımız var olmaya devam edecektir. Süleyman DEMİREL’ i saygıyla anarken tüm siyasetçilerin mizahı ve gülmeyi ihmal etmemelerini diliyorum.

 

 

 

 

İş işten geçmeden

Ankara Gazi Kız Öğrenci Yurdunda 5 hafta süren Sosyoloji Atölyesi başarıyla bitti. Bu çalışmaya yurdun Psikoloğu ve Üniversiteden arkadaşım Sayın Zühal SÖKMEN’ in daveti üzerine gönüllü olarak katıldım. Amacım yayınlanmış olan her iki kitabımda ve seminerlerimde ısrarla vurgulamış olduğum eş seçiminin önemini anlatmak ve eş seçiminde nelere dikkat etmek gerektiği üzerinde durmaktı. Konulara kuşaklar arası çatışma ile başladık evlilik, aile ve eş seçimi ile devam ettik. Atölyeye katılan üniversite öğrencilerinin en çok ilgilendikleri konu evlilik ve eş seçimiydi. Eş seçimi konusu planlanandan daha uzun sürdü. Son oturumda katılımcıların Sosyoloji Atölyesi hakkında genel bir değerlendirme yapmalarını istediğimde 24 katılımcının tümü eş seçimi konusunda farkındalıklarının artığını ifade ettiler.

Bir öğrenci İŞ İŞTEN geçmeden eş seçimin önemini kavradığını, bir başkası; eş seçiminde karşıdaki kişiden ziyade kendisinin ve ailesinin durumunun ne kadar önemli olduğunu, bir çok öğrenci ise; eş seçimi ve evlilik konusunda gerçekleri gördüklerini, aşkın evlilik için tek başına yeterli olmadığını, evlilik kararı verirken büyüklerinin de görüşlerini önemseyeceğini, derslerde öğrendikleri aile ve evlilik modellerinin daha çok batı toplumlarından alındığını, bu atölye çalışmasının ise tamamen bize özgü olduğunu belirttiler. Evlilik kararı verirken burada öğrendiklerini uygulayacaklarını ifade ettiler. Ülkemizdeki aile ile ilgili eğitimler çoğunlukla anne-babalık ve çocuk yetiştirme odaklıdır. Eş seçimi çalışmaları son derece sınırlıdır. Oysa boşanma oranını azaltmanın ilk koşulu doğru eş seçimidir. Eş seçimi yapacak hedef kitleyi barındıran Kredi Yurtlar Kurumu eğitim çalışmaları içine mutlaka eş seçimi ve evlilik konusunu dahil etmelidir. Yaşamdaki iki kariyerden biri olan evlilik ve eş seçimi eğitimi (diğeri meslek seçimidir) aile alanında çalışan tecrübeli psikologlar tarafından verilmelidir. Kerameti kendinden menkul bazı öğütçüler kaş yapayım derken göz çıkarabilmektedirler.